MÜZİĞİMİZ

MÜZİĞİMİZ

MÜZİĞİMİZ

Kaynak: Elazığ Müzik Kültürü CİLT-1 / Şemsettin TAŞBİLEK *

        ELAZIĞ - HARPUT MÜZİĞİ’NİN TARİHİ GELİŞİMİ:                  

         9.yüzyıl  civarında iklim şartlarındaki elverişsizlik ve diğer nedenlerle Orta Asya’daki ana yurtlarından batıya doğru göçe başlayan Türk boyları, yeni yurtlar edinmek amacıyla batıda birtakım akınlara da başlamışlardı. O sıralarda kendi istekleri ile islam dinini seçmiş olan ve ayrı bir heyecan ve anlayış içerisinde birlik ve beraberlikle hareket eden bu boylar, 1071’de kazandıkları Malazgirt Muharebesiyle Anadolu’nun kapılarını kendilerine açmış oldular.Artık Anadolu içlerine doğru yerleşim ve ilerlemeler yavaş yavaş devam ediyordu.

         1085 yılı civarında Çubuk Bey idaresindeki kuvvetler de Harput’a akınlar düzenlediler ve Harput Kalesini fethettiler. Burada idarelerini kurarak hükümranlıklarını ilan ettiler. 1118 yılında Artuklu Kumandanı Belek (Balak) Gazi’nin Harput’a hükümdar olmasıyla yörenin çehresi iyice değişti ve etrafındaki diğer kale ve yerleşim bölgeleri de yönetim altına alınarak  Harput’un tamamen güvenli bir Türk yurdu olması sağlandı. Bunun sonucu olarak da Harput’da sürekli Türk nüfusu arttı ve kalıcı - köklü bir Türk kültür şehri olmanın ilk temelleri o yıllarda atıldı.

         Orta Asya’dan ve göç yollarındaki yurtlardan getirilen kültürel değerlerin, örf ve adetlerin; kendileri için henüz yeni sayılan islami kutsal duygular iklimiyle kaynaştırılıp, yeni vatanın coğrafi özelliklerinin sağladığı olumlu atmosferle bütünleştirilmesiyle (diğer yeni Türk yerleşim merkezlerinde olduğu gibi) Harput’ta da yep yeni bir yaşantı anlayışı ve kültürel çeşni yapılanması ortaya çıkıyordu.

         Türklerin Oğuz boyundan Harput’a intikal eden bu topluluğun; duyguları, sevdaları, inançları, hasretleri, acıları, sevinçleri, yaşantı şekilleri, adetleri, örfleri vs. tüm faaliyetleri de ,işte bu bölgede  zaman içinde  hakikaten bambaşka bir Türk kültür çeşnisi olarak karşımıza çıktı.

         Harput - Elazığ Müziği ve Oyunları da, bu çeşninin bir tezahürü olarak etkili ve nitelikli nağmeleri ve derin kültür izleri barındıran ezgileriyle gelişip yaygınlaşarak günümüze ulaşmıştır.

         ELAZIĞ - HARPUT MÜZİĞİ’NİN ÖZELLİKLERİ:

         Elazığ-Harput Müziği, nağmekâr ve kültürel bir musıkîdir. Külliyatında sanatlı ve yavaş tempolu eserler çoğunluktadır. Yöre insanının genel karakteri, örfü, adeti ve yaşantı anlayışı; hem güfte, hem de nağme olarak musıkî eserlerine yansımıştır. Tabir caiz ise eserleri oturaklı ve vakurdur. Bu özellik yöre insanının tabiatında da vardır. Gazeller, Divan’lar, Maya’lar, Müstezat’lar, Ritmik Hoyrat’lar, Uzun Havalar, Türküler, İlahiler, Kasideler, Çayda Çıra misali özgün Oyun Havalar , bu yöre halkının tarih süzgecinden geçerek günümüze ulaşmış eser tiplerinden bazılarıdır. Fuzulî’den Nedim’e, Rıfat Dede’den Rasih’e, Nesimi’den Harputlu Hacı Hayri Bey’e kadar onlarca divan şairinin muhteşem beyitlerinin Elazığ-Harput Gazelleri’nde can buluyor olması, yöreye ayrı bir vasıf kazandırmıştır.

         Güftelerde değişik konular işlenmiştir. Çoğunluğu hayata dairdir. Aşk, sevda, dert, ayrılık, sevgi, vatan sevgisi, sevinç, ölüm, hatırat, doğa, tarih vs. gibi konular cinaslı, teşbihli, dağ(yara)’lı, gül’lü-bülbül’lü dizelerle söze dönüştürülmüştür. Edebi, şiirsel ve nezaketli anlatım birinci şarttır. Direkt anlatıma, yüzeyselliğe, kabalığa, isyankârlığa, başa kakmaya, ayrımcılığa, ideolojiye vs. yer verilmez. Cinaslı mani ve güfteler yörenin en büyük özelliğidir. Özellikle hoyrat manilerinde “cinas” sanatı çok önemlidir. Öyle ki, yüzlerce cinaslı mani yazılmıştır;

         “Gamzedeler,

         Gam vurur gam zedeler

         Sinemi ok delemez

         Delerse gamze deler”

         Evet; bu Elazığ - Harput manisi, benim şu ana kadar ülkemiz yazılı kayıtlarında rastladığım en yoğun ve en kuvvetli cinaslı manidir!

         Kısaca güfteler hem sanatlı ve incelikli, hem de  sade ve anlaşılır bir dil içerir. Ezgileri (özellikle hoyrat ve gazelleri) değişik güfte ile okumak, sanatçıya artı bir değer kazandırır.

         İcra olarak, Türk Sanat Müziği’nin sistemsel yapısında mevcut olan makam ve fasıl anlayışı benimsenmiştir.

         İcracılar, bestekâr ve güftekârlar erkek yoğunlukludur. Ancak kadınlar da kendi aralarındaki ev toplantılarında, şerbet (nişan), düğün ve kına gecelerinde, bayram gecelerinde türküler yakmışlar ve defçi kadınlar aracılığı ile bunları Elazığ - Harput repertuarına kazandırmışlardır.

         Hoyratların tamamı ve türkülerin çoğunda Türk Halk Müziği anlayışı hakim iken; özellikle gazellerde, bazı türkülerde ve bir kısım tasavvufi eserlerde ve bazı saz eserlerinde Türk Sanat Müziği çizgisinin tesirlerini görüyoruz. Harput Gazelleri çok mükemmel sanatsal nağmelerle dolu (çoğu ritmik aranağmeli) beş beyitlik gazeller olmasına rağmen, hiç birinin bestekârı belli değildir. Bu da ilginç bir ayrıntıdır. 10 civarında Elazığ Türküsü’nün, birer şarkı edasıyla Türk Sanat Müziği repertuarında icra edildiğini ise çok kimse bilmemektedir. Yeşil yaprak arasında kırmızı gül goncesi, Esmerim kıyma bana(Piyale vakti), Ay doğdu batmadı mı, Şu dağları delmeli(Uy uy demeye), Sinemde bir tutuşmuş, Sigaramın dumanı, Esmer bugün ağlamış (Oy nidem nidem), İbrişim örmüyorlar vs. gibi türküler, böyle türkülerdir.

         Yöre meşkleri, Türk Sanat Müziği’ndeki fasıl anlayışı ile icra edilir. Türküleri ve hatta hoyrat, uzun hava ve gazelleri çoğunlukla aranağmeli ve kodalıdır. Bu nedenle fasıldaki eserler ağırdan hareketliye doğru birbirine bağlantılı, akıcı ve coşkulu olarak icra edilir. En vurucu yerler ise hoyrat, uzun hava ve gazellerin okunduğu bölümdür. Elazığ - Harput meşkleri insanı alır bir yere (Harput’a) götürür. İşte bu bir toprak sesidir ve insana engin bir kültür hissiyatı tattırır. Hatta bu musıkîden çoğu zaman özel bir mistik hava sezenler de olur.

         O halde Harput Müziği’ni kültürel bir anlayış ile düzenlemek, icra etmek, dinlemek ve değerlendirmek zorundayız.

         Fakat ne yazık ki son zamanlarda (çağımızın getirdiği müzikal akımların bir tesiri midir nedir bilinmez ama) onu bir eğlence müziği edasıyla (bir nevi meyhane şarkıları gibi)  icra ettirmek ve  dinlemek - dinletmek isteyen kimselerle karşılaşmaktayız. Mâlesef bazı organizasyonlarda (udi olarak ekibimle çalar söylerken veya şef olarak topluluk yönetirken) kulağıma eğilip de; “hareketli çalalım!” diyen bir çok arkadaş hatırlıyorum. Hele bunlar kültürel alanlarda yetkili Elazığlılar olduğu zaman, inanın insana en derin üzüntüyü yaşatıyorlar.

         Önerim şudur; “Harput Müziği Programı” isteyenler öncelikle olaya kültürel bakmalıdır. Yani önce geleneğine uygun bir “Harput Faslı” bölümü planlamalı, daha sonra ihtiyaca göre şarkı ve türkülerden oluşan karma bir eğlence meşki düşünmelidir.

         Harput Müziği aslında tam bir TÜRK MÜZİĞİ HARMANI’DIR. Yani Harput Müziği;

         1)- Türk Halk Müziği(THM)

         2)- Türk Sanat Müziği(TSM)

         3)- Türk Tasavvuf Müziği,

gibi üç ana müzik akımının tam bir harmanı olan eserler ve ezgilerle karşımızda durmaktadır. Şöyle ki;

         a)- Yörede kullanılan çalgıların Türk Sanat Müziği çalgıları olması, ezgilerin hepsinin Türk Sanat Müziğindeki makam tasnifine benzeyen yöresel makam tertibi içinde gösterilmesi, meşklere (TSM’deki gibi) bir (yöresel) peşrev ile başlanması, meşk sırasında TSM’nin tanınmış bestelerinin de icra edilmesi, bilinen 17 civarında Harput Gazeli’nin; divan edebiyatı formunda yazılmış evrensel ve yerel şairlere ait güftelerden oluşması, bu gazel ezgilerinin bilinmeyen şahıslarca yapılmış fakat çok köklü yerel nağmeler taşıyan bestelerden oluşması, bazı türkülerinin Türk Sanat Müziği formunda bestelenmiş şarkılar gibi ulusal ölçekte muamele görmesi; Harput Müziğinin, Türk Sanat Müziği akımı içinde değerlendirilmesine imkân tanımaktadır.

         b)- Bütün türkü ve hoyratlarının çok yaygın olarak halk tarafından söyleniyor olması, bu ezgilerin hepsinin de halk tarafından yakılmış olması, sözlerinin de tamamen halka ait mani ve güftelerden oluşmuş olması, bir kısım ezgilerin yakılışına neden olan vakalarının bilinmesi; zurna, davul, kaval ve bazı kırsal bölgelerinde bağlama gibi çalgıların da kullanılıyor olması; Harput Müziği’nin, Türk Halk Müziği içerisinde kalan yönünü göstermektedir.

         c)- Bir kısım ezgilerinin ise tasavvufi ortamlarda oluşmuş olması ve bu haliyle halk tarafından sevilip yaygın kabul görmesi ve dini tören ve gecelerde ve zikirlerde söylenmesi ve güftelerinin genelde divan edebiyatı formunda sanat değeri olan şiirlerden meydana gelmiş olması, Harput Müziği’nin Türk Tasavvuf Müziği cihetinde değerlendirilecek parçalara sahip olduğunu göstermektedir.

         Ayrıca “Harput Divanı” diye bildiğimiz sanatsal ezginin nağmelerinin, Artukoğulları ve Akkoyunlular zamanında Harput’da  askeri tören marşı olarak kullanılan nağmelerden günümüze intikal etmiş olması; bir yönüyle askeri müzikten etkileşime de bir örnek olmaktadır.

         Özetle, Elazığ - Harput Müziği tam manasıyla bir “Türk Müziği Harmanı” olup, bu harmanda Türklerin her türlü yaşayış ve anlayışlarından müziklerine yansıyan izler bulmak mümkündür.

         ÇALGILAR:

         Harput - Elazığ Müziği, Türk Sanat Müziği sazları ile icra edilmektedir.Yani yöre müziğinde klarnet (önceleri zurna, çığırtma), ud, cümbüş, kanun, keman, def, darbuka (dömbek), davul, elvana, bendir, kısmen tanbur, ney gibi klasik çalgılar kullanılmaktadır. Keman, eskiden diz üzerinde çalınırmış. Geleneğinde keman çalan sanatçıya “Kemaneci”, klarnet çalana “Klarnetçi veya Gırnatacı”, cümbüş çalana “Cümbüşçü”, çığırtma çalana “Çığırtmacı” vs. denilmektedir. Çığırtma; ahçaptan veya kartal kanadından yapılan yaklaşık 30-40 cm boyunda ,altı delik üstte bir delik altta, dilli-dilsiz nefesli bir çalgıdır. Elazığ’da 1950’lere kadar icra edilmiştir. Ancak özellikle klarnetin yaygınlaşması sonucu çığırtma unutulmuştur. Elazığ’da şu anda hatıra kabilinden çığırtma sazı mevcuttur ama çalanı kalmamıştır. Klarnet ise Harput Müziği’ne 20.yüzyılın başlarından itibaren girmiştir. İlk örnekleri, askeri bandodan yetişip gelen Klarnetçi Harputlu Mustafa Çavuş ve benzerleri oluşturmaktadır. Elazığlıların müzik kulağına çok yatkın düşen klarnet, 1930’lardan itibaren kendine has üfleme tarzı ile Elazığ’ın vazgeçilmez çalgısı haline gelmiştir. Daha sonra ise çalanları gittikçe artmış ve çok usta klarnetçiler yetişmiştir.

         Elazığlılar, yüzyıllardan beri geleneksel olarak kullana geldikleri bu klasik çalgılardan hiç taviz vermemiştir. Çünkü bunun bir anlamı vardır. Yöre müziğinin karakteristiğini oluşturan makam sistematiği, peşrevi, oyun havaları, sanatsal ve nağmekâr türküleri, şarkıları, gazelleri ve ritmik hoyratları hep bu klasik sazlarla yapılandırılmıştır. Başka sazlarla o eserleri icra edince, o lezzeti, hissiyat ve iştiyakı almak mümkün olamamaktadır.

         Biliyoruz ki  1970-80’li yıllarda ülkemizin tek yayın kurumu TRT idi. Nitekim o yıllarda  TRT’ye davet edilen Elazığlı mahalli sanatçılara TRT’nin yetkili müzik adamları tarafından “Türk Halk Müziği’nde klasik sazlar olmaz” denilerek  eserlerini bağlama ve Türk Halk Müziği sazları ile icra etmeleri istenirdi. Elazığlı sanatçılar ve musıki dernekleri de (Elazığ - Harput  Mahalli Müziği geleneğinde  bağlama çalgısı olmadığı için), çoğu zaman bu önerileri benimsemez ve  arada soğukluklar yaşanır, programlar gerçekleşmezdi. Bu nedenle de Elazığ Mahalli Müziği uzun yıllar TRT yayınlarında yeterince yer alamamıştır.

         Sonuçta, Elazığ-Harput Müziği’nin geleneksel eşlik çalgıları arasında bağlama grubu sazlar yoktur. Yüzlerce, binlerce mahalli makara-bant ve kaset-bant arşiv kayıtlarını incelediğinizde hiç bir örneğe rastlayamazsınız. Ancak eskiden ve halen şimdi Elazığ’da (özellikle bazı ilçe ve köylerde)  bağlama çalanlar var olup, onlar çoğunlukla ulusal halk müziği ezgileri icra ederler ya da Harput ezgilerini de o anlayışla yorumlarlar. Ayıca deyiş, aşıklama vs. gibi eserler çalarlar.

         Şüphesiz bu; Elazığ Havaları’nın bağlama veya Türk Halk Müziği çalgıları ile çalınmaması gerektiği anlamına gelmez. Tam tersine müzik evrenseldir. Sanatçılar her müzik parçasını istediği gibi çalar ve yorumlarlar. Günümüzde Türk Halk Müziği uzmanları da zaten saz çeşnilerini genişletmiş ve her yöreye göre her tür çalgıyı kullanmaktadırlar. Artık eski sorunlar yaşanmamaktadır

         Ancak Elazığ’ın insanı kendi müziğini, yine kendi geleneksel klasik çalgılarılyla icra etmeye ve öyle yaşatmaya devam etmelidir. Doğrusu da o budur.

         Genel bir bilgi olarak verilecek diğer bir gerçek de, Harput-Elazığ insanının daha çok beste, güfte ve seda üzerine yoğunlaştığıdır. Çalgı çalmaya pek meyil vermemişlerdir. Ağır besteleri söylerken giriş taksimlerini bir nevi ağızla yaptıklarını görüyoruz. Özellikle gazellerin başlarındaki uzun ah’ları dinlediğinizde bunu anlıyorsunuz. Eski meşklerde ve kayıtlarda eşlik sazı olarak kullanılan çalgı adedi, genellikle bir - iki veya üçü geçmez. Nadiren dört - beş saz görülür. Eskiden, o zamanki dini geleneklere göre çalgı çalmak hoş görülmediği için, genellikle çalgıcılar da gayri müslimlerden veya çalgıcı ailelerden (romanlar, aşıklar vs.) çıkmaktaydı. Fakat bu durum 1930’lardan itibaren yavaş yavaş değişmiştir. Günümüzde çalgı çalmak, artık avantajlı kültürel bir artı olarak kabul görmüş bulunmaktadır.

         MAKAMLAR:

         Harput Müziği’nde, ana dizisi Türk Sanat Müziği (TSM) makam yapısına dayanan ve / veya yerel değerlendirmelerle  izah edilebilen  14 adet makam vardır. TSM makam yapısına dayananların bazıları tam olarak TSM’deki aynı isimle anılırken, bir kısmı da   yöresel isimlerle anılmasın rağmen TSM’deki belli bir makam ailesine karşılık gelmektedirler. Birkaç yöresel makam ise, tamamen yerel değerlendirmeler ışığında  içerdiği hoyratın - gazelin  ismiyle anılmaktadır.

         Ezgiler, bu makamlara göre tasnif edilmekte ve meşkler de bu makamlara göre uyumlu bir sıra takip edilerek yapılmaktadır.

         Çoğu makamların en az bir gazeli ve yine bir veya bir kaç hoyrat ve uzun havası vardır.

         Makamlar şunlardır:

         1)- Hüseyni Makamı (TSM’deki Hüseyni Makamı’yla aynıdır, ancak içerisinde

Hüseyni’ye yakın makamlardan da eserler bulunabilir. Makamdan müstakil bir “Divan Faslı” vardır).

         2)- Muhayyer Makamı (TSM’deki Muhayyer Makamı’yla aynıdır).

         3)- Uşşak Makamı (TSM’deki Uşşak Makamı’yla aynıdır, ancak içerisinde Uşşak ailesi yan makamlardan da eserler bulunabilir). Makamın müstakil bir “Elezber Faslı” vardır. Elezber faslı genelde Re (Neva) karar perdesinde icra edilir.

         4)- İbrahimiye Makamı (Uşşak, Neva Makamı ve ona yakın makamları kapsar).

         5)- Bayati Makamı (TSM’deki Bayati Makamı  ve  yakın makam parçalarını ihtiva eder). Makamın müstakil bir “Tecnis Faslı” vardır. Tecnis faslı genelde Re (Neva) karar perdesinden icra edilir.

         6)- Kürdi Makamı (Kürdi Hoyrat’a iyi yol veren Gerdaniye - Hüseyni ezgilerden oluşur).

         7)- Nevruz Makamı (Karcığar Makamı ve ona yakın makamlarlardan eserleri kapsar).

         8)- Versak Makamı (Hicaz Makamı’na karşılık gelmektedir).

         9)- Şirvan Makamı (Şirvan Hoyrat’a iyi yol veren Hicaz ailesi makamlara ait  ezgilerinden oluşur. Re (Neva) karardan icra edilir. Elazığ Oyun Havaları da bu perdeden çalınır.

         10)- Beşiri Makamı (Mahur-Rast ve yakın makamlardaki eserleri kapsar).

         11)- Acemaşiran Makamı (Normal Acemaşiran Makamı’dır).

         12)- Muhalif Makamı (Segah, Hüzzam ve ona yakın makamlardan eserleri kapsar).

13)- Saba Makamı(Normal Saba Makamı’dır)

14)- Nihavent Makamı(Normal Nihavent Makamı’dır)

         TOPLAM EZGİ SAYISI:

         Bu kitapta toplam 340 adet Elazığ Ezgisi’nden bahsetmekteyim. Bunlardan 295 adedi sözlü olup tam güfteleri verilmiştir. Geri kalan 45 adedi ise saz eseri ve oyun havasıdır.

            TÜRKÜLER:

         İncelediğim 190 adet Elazığ Türküsü; genel olarak usûl bakımından ağır, ezgi kalitesi bakımından da nağmekâr, etkili ve köklü türkülerdir. Nağmelerinin çok özlü ve çok derin bir kültürel anlayışın ürünü olduğu hemen anlaşılır. Bir çok ulusal halk müziği uzmanı, bunu yazılı ve sözlü olarak teyit etmektedir. Güfteleri ve ezgileri konularına göre uyumludur. Bir türkü için, çoğu zaman çok sayıda güfte kıtası vardır. Ritim anlayışı itibariyle yaygın olan usul 10/8’lik curcuna usûldür. Güfteler, hayatın çok çeşitli konularından  bahsetmektedir. Ağır türküler, meşk türküleri, şıkıldım (hareketli) türküler  ve oyun türküleri olarak bölümlere ayırmak mümkündür.

         HOYRAT ve UZUN HAVALAR:

         Yöreye ait toplam 44 adet hoyrat ve uzun hava tespit ettim. Harput Müziği’nde bu hoyratların önemi büyüktür. Ara müzikleri ritmik olan hoyratlar (RİTMİK HOYRATLAR), ulusal manada en yaygın olarak Elazığ’da bulunmaktadır. Bu özellik, Türk Halk Müziği otoritelerince de sık sık vurgulanmıştır. Bu hoyratlar gayet davudi ve yüksek seslerle söylenmekte, bazen de çok yumuşak ve tatlı nağmelerle sevilmektedir. Ara nağmeleri birbirinden güzel ezgilerle doludur. Bu hoyrat ve uzun havaları 2000’li yılların içinde olduğumuz bu günlerde bile (yaşam koşullarının çok değişmesine rağmen), bir çok Elazığlı ezberinde tutmakta ve okuyabilmektedir. Kısa bir süre bile olsa, açık alana çıkan bir Elazığlı, bir hoyratı muhakkak ki açıktan veya sessizce terennüm eder. Arkasından da o makama uygun bir türkü ile faslını tamamlar. Hoyrat ve uzun havalar öyle yaygın ki; Çayda Çıra oyununa başlarken, gelin alırken, güveği gezdirilirken, gelin bırakırken ve hatta Ağır Halay oynarken bile söylenebilmektedir. Elazığ’da “MAKAMA AŞİNA” olmak diye bir sıfat vardır. Eğer bir mahalli sanatçı, yeteri kadar türkü ile beraber önemli hoyratları ve birkaç da gazeli iyi okuyabilirse ona “Makama Aşinadır” denir. Bu “makama aşinalık” olayında türküler ve bazı gazellerin yanında divan, maya, kesik hoyrat, kürdi hoyrat, tecnis ve bağrıyanık hoyrat ile beşiri hoyrat vs. gibi hoyratları iyi okumak belirleyici bir faktördür.

         Hoyratlarda çoğunlukla cinaslı maniler kullanılır. Bazı hoyratlarda ise daha fazla heceli (koşma türü) güfteler kullanılır (Tecnis Hoyrat’da 6+5, Maya’da ise 4+4+3 heceli gibi). Bu da önemli bir husustur. 20.yüzyılın en meşhur Elazığlı RİTMİK HOYRAT USTALARI; Koğenkli Hafız Mustafa Süer (1888-1974), Şıhacılı İzzet Yetiş (1919-1974), Enver Demirbağ (Doğ.1935), Kemal Yeniceli(1932-2008), Abbas Bakır(1932-1998) ve Mehmet Parlaksu (1950-2001)’dur.

         GAZELLER:

         Elazığ’da yerel musıkî anlayışının bütün özelliklerini üzerinde barındıran 17 (üçü tasavvufi) adet gazel okunmakta ve söylenmektedir. Bu gazellerin hepsinin güfteleri, divan şairlerine aittir. Bunların büyük bölümü büyük şair Fuzulî’ye ve Harputlu yerel şairlere (Rıfat Dede, Yunus Remzi Ef., Mustafa Sabri Ef., Çırpanizade Haydar Bey, Rahmi Harputi, Hacı Necip Paşa vs.) aittir. Geri kalanı ise Nebi, Esat Muhlis Paşa, Rasih, Nabi, Niyazi-i Mısri, vs. gibi şairlerin sözleridir. Gazeller genelde beş beyt olarak okunur. Bazen üç beyit olarak da okunmaktadır. Bunlara topluca “GAZELİYAT” denilmektedir. Bir Elazığlı yerel sanatçı gazeliyata hakim değilse ona “Üstad” denmez. “Üstad” tabiri, neredeyse bütün türküleri, hoyratları ve gazelleri bilip okuyan yerel sanatçılara verilen bir sıfattır. 20. yüzyılın Elazığ gazeliyatına hakim en ünlü üstadı Hafız Osman Öge (1892-1975) dir. Üstadın bütün gazelleri, çoğu hoyrat ve türküleri okuduğu  ses kayıtları (1955-1963 yılları arasında kaydedilmiştir) halen elimizde mevcuttur. Bu kayıtlar, Elazığ Ezgileri’ni günümüze taşıyan en değerli yerel müzik arşividir. Bu değerli müzik kayıtlarının çoğu, tıpkı dönüştürme ile notaya çevrilerek Elazığ Valiliği ve Elazığ Musiki Konservatuarı Derneği’nin  katkılarıyla 1999 yılında “Hafız Osman Öge Tarzlıyla Harput-Elazığ Musıkîsi / Notlarla Harput Musıkîsi Cilt-II” adı altında kitap haline de getirilmiştir.

         Tüm Harput Gazelleri’nin notaları ve güfteleri ise (değişik yorumlarıyla beraber), Elazığ Belediyesi Kültür Yayını olarak 2009 yılında basılmış olan ve yazarı bulunduğum “Elazığ-Harput Havaları”  külliyat kitabında verilmiştir.

         HALK OYUNLARI:

         Elazığ halk oyunları ve saz eserleri (yaygın olanlar), toplam olarak 45 adettir. 30 adedi törensel, diğerleri evlik oyunlardır. Bazıları, geleneksel ortamların kaybolması nedeniyle halk tarafından unutulmuş olsa da araştırmacılar tarafından bilinmektedir. Fakat bir çoğu, ülkemiz çapında çok bilinen ve sevilen oyunlardır. Hatta Çayda Çıra oyununun ünü, 1960’lı yılların başından itibaren (Elazığlıların yurt dışında verdiği temsillerle) ülke sınırlarını aşmış ve dünya dilinde “Mumlu Dans” olarak tanınmıştır. Şu anda folklor oyunu olarak yarışmalarda oynanan oyun sayısı 16’dır. Ancak bunlara ilave edilebilecek daha 14 civarında oyun vardır. Tüm oyunların 20 adedi ayrıca türkülüdür. Yani türküleri de vardır.

         Elazığ mahalli giysileri genelde sadedir  ve gözü yormayan renklerden oluşurlar. Çok parlak giysilere yer verilmez. Aksesuar fazla değildir. Oyunların genel karakteri de türkülerde olduğu gibi ağır ve endamlıdır. Sert hareketlere yer verilmez ve eskilerin tabiri ile “göbekten yukarısı” ile oynamak büyük rağbet görür. Bu özellikleri itibariyle, yurt çapında sevilmiş ve ilgi görmüştür. Bugün ulusal manada bir çok dernek ve okullarda, halk oyunları  çalıştırıcılarının ilk sıralarda tercih ettiği oyunlar olarak Elazığ Oyunları’nı görmekteyiz. Elazığ Oyunları ile yarışmalara katılan ekipler, yurt içi ve yurt dışı birçok yarışmalarda sayısız birincilikler almışlardır. Son elli yıl içinde dünya çapında birincilik alan ekipler olmuştur. Elazığ Halk Oyunları, günümüzde; derneklerde, okullarda, düğünlerde, halk eğitim merkezlerinde, gençlik merkezlerinde ve özel kurslarda öğrenilmektedir.

         Burada şu eleştiriyi belirteyim; Uzun zamandır Kültür Bakanlığı jürilerince belirlenen ve uygulanan yarışma kuralları, bu güzelim geleneksel oyunları (yıllar içerisinde) kendi endamından ve ruhundan koparmış ve bir nevi sporcuların veya balerinlerin oynadığı oyunlar haline dönüştürmüştür. Kural haline getirilmiş olan simetriklik ve uyum arzusu, ekipleri (puan alayım endişesiyle) robotik hareketlere, doğallıktan ve yöresel canlılıktan yoksun emeklemelere ve mimik olarak da yapmacık gülümsemelere itmiştir. Görüştüğüm bir çok kültürel kişinin de farkında olduğu bu durum, gerçekten çok üzücüdür.

         YEREL TASAVVUFİ EZGİLER:

         Elazığ’da yerel tasavvufi anlayış ve terennümlerin ürünü olan onlarca tasavvufi ezgi (ilahi, kaside, gazel ve cami ezgileri) vardır. Bunlardan kayda değer olan 47 adedi ilk defa olarak  tarafımca derlenmiştir. Tümünün nota ve güftesi ise, yazarı bulunduğum “Elazığ-Harput Havalar”ı kitabı ile bu çalışmamda yer almıştır. Bunların çoğu eski medreselerde, dergahlarda, konaklarda, köy odaları vs. gibi sosyal ortamlarda  gerçekleştirilen dini sohbet ve zikirlerde, tarikat toplantılarında (yörede etkin olan kadiri cemaati toplantılarında) yankılanmış ve gelişerek asıl şeklini almıştır. Bu eserlerden bazılarının nağme anlayışı tamamen yerel özellikli iken, bir kısmında ise Mevlana,Yunus Emre, Hacı Bektaş, İbrahim Hakkı Hz. vs. gibi tasavvuf önderlerinin etkisi fark edilmektedir. Elazığ tasavvuf müziğinin 20. yüzyıl içerisindeki en büyük üstadı İçmeli Sabri Çavuş (1899-1969)’ dur. Hayatı boyunca köyünde yaşamış olan Sabri Çavuş’un (Abdussabur Öztürk) az bir medrese eğitimiyle tasavvufi alanda yakaladığı kültürel boyut, hakikaten dikkat çekicidir. Sabri Çavuş hem okuyuş bakımından hem de beste ve güfte yapımcısı olarak bu alanda  en öndedir. Kendisine ait tasavvufi şiir ve gazellerden oluşan bir de divanı (“Divan-ı Sabri” isimli şiir kitabı) vardır.

         Elazığ tarzı tasavvufi ezgilerin günümüze taşınmasında, Koğenkli Hafız Mustafa Süer ve benzeri birçok yerel musıki ustalarının da büyük katkıları olduğunu unutmamak gerekir. Bir diğer gerçek de, Elazığ Havalarını iyi okuyan çoğu yerel okuyucunun, aynı zamanda yerel tasavvuf müziğinde de önde olmalarıdır. Tersi de doğrudur. Mesela İçmeli Sabri Çavuş aynı zamanda iyi bir mahalli müzik okuyucusudur.

         ELAZIĞ-HARPUT MÜZİĞİ’NİN ÖĞRENİM ALANLARI:

         Harput Müziği’nin gazeliyat bölümünü ve ağır eserlerini, genel olarak eğitimli ve bilge kişiler bestelemiş, okumuş ve seslendirmişlerdir. Özel sanat meşkleri tertipleyerek bu eserleri geçmişler ve bu gibi kültürel meşk ve davetlerde bu eserleri öğrenip icra ederek kuşaktan kuşağa aktarmışlardır. Halktan birçok meraklı kişi de zaman zaman bu ustalardan (düğünlerde özel meşklerde) dinlemek yoluyla öğrendikleri bazı gazelleri çok güzel okumuşlardır.

         Harput Havaları’nın hoyrat ve türkülerinin geleneksel öğrenim alanları ise, özellikle iki-üç gün süren meşk ağırlıklı düğünlerdir. Bu düğünlerde  muhakkak ince çalgı ekibi bulunur ve oyunlardan yorulan misafirlere “Harput Peşrevi” ile başlamak suretiyle bir meşk verilir. Bu meşk aralarında makama uygun hoyrat ayağı tutulduğu vakit, düğün içerisinde hoyratı bilen herhangi kişi eli kulağa atarak bu hoyratı söyler. Diğer gençler ve kişiler de bunları dinleyerek bu hoyratları öğrenir.

         Şimdilerde bu geleneksel düğün şekli azaldığı hatta bittiği için, yerel musıkî ancak derneklerin eğitim ve meşk faaliyetleriyle ayakta tutulmaktadır. Ayrıca meraklıların, eski sanatçıların ses kayıtlarını dinlemek suretiyle öğrenmesi de diğer bir yöntemdir.

ELAZIĞ HALK OYUNLARI

 Halk oyunları; kaynağı halk olan, halk kültürünün zengin ve çeşitli yanlarını ifade eden, bir olayı, bir sevinci, bir coşkuyu, bir üzüntüyü yansıtan, müzikli olarak, tek ya da gruplar halinde, vücudun el, ayak, omuz, baş gibi… organlarıyla icra edilen ölçülü, tartımlı, düzenli hareketler olarak tarif edilebilir.

Türk halk oyunlarının oluşmasında; doğal etkenler, yöre nitelikleri, kişi adları, dinler, insan-hayvan ilişkileri, doğal verimi ve üretimi, günlük yaşam, savaş, bölge ve il adları etkili olduğundan; somut konuları işleyen, doğayı tasvir eden, hayvan ve savaş taklitleri yapılan, kadın-erkek ilişkisiyle günlük yaşamı sergileyen halk oyunları doğmuştur. Aynı dönem içinde farklı coğrafi ortamlarda ve yörelerde yaşayan toplumlara ait müzik, oyun ve çalgı her yer değiştirmede farklı kültürlerle karşılaşarak ve birbirlerini etkileyerek yayılım göstermişlerdir. Bunun sonucu olarak halk oyunları ve müziklerinin kendi coğrafi bölgelerinin dışında başka yörelerde hatta çok uzak mesafelerdeki kültürlerde bile benzer çeşitleri ve değişik tiplerin meydana gelmesi musiki ve oyunların gelişmesine vesile olmuştur.

Halk oyunlarımız yakın zamana kadar bu konuyla ilgilenen kurum ve kuruluşlarca, kendilerini seyrettirme endişesine kapılmadan, kendi eğlenceleri için icra edilirken, yurt içi ve yurt dışında büyük izleyici toplulukları karşısında izleyicinin beğenisini kazanmak amacı; halk oyunlarımıza seyirlik sahne sanatları niteliği kazandırmıştır.

Halk oyunları açısından ülkemiz, dünyanın en zengin ve en renkli ülkelerinden biridir.

Elazığ folklorunun temeli Harput’a dayanır. Elazığ folklorunun yerine “Harput Folkloru” tabirini kullanmak daha uygundur. Zira, Elazığ 1834 yılında kurulmuş yeni bir kenttir. Oysa ki Harput 3000 senelik bir maziye sahiptir. Aynı zamanda korunabilen bir kale şehri olduğundan folklor gelenekleri eski haliyle yaşaya gelmiştir. Harput folklorunda müzik, oyun, şiir ve gelenek bakımından Orta Asya Türkleri’nden izlerin hissedildiği söylenir.  

Harput – Elazığ halk oyunlarında yüz ifadeleri, ritmik kol, bacak, ayak ve vücut hareketleri, bu oyunların önemli karakteristiğini teşkil eder. Oyuncuların genç, çevik, aynı zamanda zarif ve endamlı olmaları istenir. Fakat öyle yaşlılar vardır ki, bazı oyunlarda gençlere parmak ısırtacak derecede, ustaca hareket ve figürler çıkarırlar. Ustaca oynama  sanatına olan merak ve ilgi, Harput – Elazığ gencinde de ihtiyarında da hatta kadınlarında da görülür. Oyunlar çoğunlukla halay türündedir. Törensel temsillerde kıyafet mecburiyeti tatbik edilirse de, normal zamanlarda oyunlar hep günlük elbiselerle oynanır ve oyuncuların esas gayeleri de eğlendirmek değil eğlenmektir.

Halk oyunlarının sınıflandırılmasına geçmeden önce, önemli bir hatırlatma yapmak gerekir.

Halk oyunlarında, “Folklor Ekibi”, “Folklor Derneği” ve “Folklor Sanatçısı” terimlerini kullanmak yerine; “Halk Oyunları Ekibi”, “Halk Oyunları Derneği” ve “Halk Oyunları Sanatçısı” terimlerini kullanmak daha doğru olacaktır.

Fikret Memişoğlu, “milli bir çabanın gösterilmesi, gerçek bir ödevin yapılması” şeklinde değerlendirdiği eserlerinden biri olan “Harput Ahengi” kitabında Harput oyunlarını; meydan oyunları ve oda oyunları olmak üzere iki kısma ayırmış olup, meydanlarda ve odalarda, kadınların ve erkeklerin oynadıkları oyunları sınıflandırmıştır.

Erkekler tarafından, meydanlarda ve harmanlarda Halay, Delilo, Ağırlama (Ağır Halay), Üç ayak, Fatmalı (Nuri), Keçike (Köçekçe), Avreş, Bıçak, Çapik, Kalkan-Kılıç, Tamzara, Habudiyar, Temirağa, Güvercin gibi oyunlarla, “Deve oyunu” ve “Sipahi” gibi temsili oyunlar oynanır.

Harput ve yakın köylerinde kadınlar meydanlarda oynamazlar. Ancak, kadınların meydan oyunlarına olan düşkünlüğü fıkralarla anlatılır. Uzak dağ köylerinde kadın ve erkeklerin birlikte meydan oyunları oynadıkları görülür.

Oda oyunları, genellikle kadın oyunlarıdır. Kadınlar tarafından oynanan bu oyunlar kadınları taklit eden erkekler tarafından da oynanır. Bu oyunlar; İsfahan, Sudan Geçirme, Urum Kızı, Çikçiko, Çiftetelli, Kadın Bıçak oyunu, Kadın Kama oyunu, Yüzük oyunu, Köylü kızı (Lele Ayşe), Kara Kuş, Oğlan, Çayıra Serdim Postu, Kadın Güvercini, Kına Yakma oyunu, Şeve Kırma gibi oyunlardır.

Elazığ’da günümüzde yaygın olarak ise; Çaydaçıra, Halay, Avreş, Büyük Ceviz, Delilo, Elazığ Tamzarası, Fatmalı, Güvercin, Keçike, Kılıç - Kalkan, Temirağa, Ağır Halay, Bıçak, Çapik, Habudiyar, Üç ayak ve üstü, vs. gibi oyunlar oynanmaktadır.

Elazığ ve yöresinde 80’e yakın oyun ismi bilinmekte beraber, yaşayan belli başlı oyunlar ve saz eserleri aşağıdaki listede verilmiştir:

 

  1. Ağır Halay (Ağırlama) Havası
  2. Al Karakuşun Yavrusunu (Türkülü Orta Oyunu)
  3. Alkış Havası (Orta Oyunu)
  4. Arap Oyun Havası (Orta Oyunu)
  5. Avreş Oyun  Havası
  6. Bıçak Oyun Havası (Elazığ Zeybeği de denir.Bıçakla oynanan iki kişilik oyundur).
  7. Büyük Ceviz Oyun Havası
  8. Cezayir Havası (Saz eseridir.Gelinin damat evine girişinde çalınır).
  9. Cirit Oyun Havası (Atlarla oynanan orta oyunudur)
  10. Çapik Oyun Havası (İki kişinin karşılıklı oynadığı oyundur.)
  11. Çaydaçıra Oyun Havası (Ellerde çıralarla oynanan oyundur).
  12. Çoban Beni Çaydan Geçir (Türkülü Orta Oyunudur)
  13. Çoban Havası
  14. Dağ-ı Hüseyni (Lavik Havası da denir.Yörenin dertli nağmelerinden oluşan geçkidir).
  15. Delilo Oyun Havası
  16. Dellocan Oyun Havası
  17. Deve Oyunu Havası (Temsili deve ile oynanan orta oyunudur).
  18. Elazığ Çiftetellisi
  19. Elazığ Halayı
  20. Elazığ Orta Oyunu Müziği (Yöresel tiyatro oyunlarında çalınan saz eseridir).
  21. Fatmalı / Nure Oyun Havası (Türkülü kol oyunudur)
  22. Gelin Ağlatma (Gelin Çıkarma Havası)
  23. Gelin Havası (Gelin alayına eşlik eden, hoyratlı da olabilen saz eseridir).
  24. Gelzeri Oyun Havası
  25. Güle Gider Hoğu’ya (Türkülü Oyun Havası)
  26. Güvercin Oyun Havası
  27. Habudiyar Oyun Havası
  28. Haput Peşrevi (Paşa Göçtü Havası)
  29. Hasan Emmi (Mizahi Oyun Türküsü)
  30. Hırhoy Oyun Havası
  31. İsfahan Oyun Havası
  32. Keçike Oyun Havası
  33. Kılıç Kalkan Oyun Havası
  34. Köroğlu Havası
  35. Leblebici (Leblebiyi Kavurdum)
  36. Mehteriye Havası(Düğüne çağrı havası da denilebilir.)
  37. Mısri Oyun Havası
  38. Pısik Oyunu (Bizim Pisik Evlenecek)
  39. Rumtiki Oyun Havası
  40. Sırık Oyun Havası(Kol başındaki kişinin elinde sırık olan bir oyundur).
  41. Simsime (Sinsin) Oyun Havası
  42. Tamzara Oyunu Havası
  43. Temirağa Oyun Havası
  44. Tura Oyunu Havası (Orta Oyunu)
  45. Üç Ayak Oyun Havası

  

ÇAYDAÇIRA OYUNU VE EFSANELERİ

Elazığ halk oyunlarının incisi olan Çaydaçıra oyunu, elde tabaklar ve tabaklara konan mumlarla, karanlık ortamdan  başlanmak suretiyle oynanır. Elazığ’ın ulusal ve uluslararası tanıtımında büyük rolü ve adeta simgesi olan bu halk oyununun doğuşu hakkında çeşitli efsaneler anlatılır.

            Harput Ahengi’nin yazarı Av.Fikret Memişoğlu (1915-1968), Çaydaçıra’nın kaynağının tam olarak bilinmediğini ancak, efsanelerin Çayda Çıra’ nın doğuşuna ışık tuttuğunu belirtmektedir.

            Tüm dünyada ‘Mumlu Dans’ olarak bilinen Çaydaçıra, Elazığ’ın en başta gelen orijinal bir oyunudur. Bu oyun düğünlerde, kına gecelerinde ve belli başlı eğlencelerde mutlaka oynanır. Oyunu kadın erkek birlikte veya ayrı ayrı oynarlar. Her iki elde tutulan tabaklar içinde kına ve çamura dikilmiş yanan mumlarla oynanan endamlı ve ilgi çekici bir oyundur. Oyun sürekli olarak kendi melodisiyle oynanır. Bu oyunun melodisiyle başka bir oyun oynanmadığı gibi, bu oyun başka bir melodi ile de oynanmaz. Oyun sonunda bazen oyuncular ellerindeki mum dikili tabakları davetlilere ve seyircilere vermek suretiyle onları oyuna davet ederler. Bu nazik davete muhatap olanlar hem onurlandırılmış olur, hem de oyunu bilmiyorlarsa belki de öğrenmeleri teşvik edilmiş olur.

             Çaydaçıra oyunundaki çıralar, zamanın imkan ve şartlarına göre değişik maddelerden sağlanmıştır.

            Eski Elazığ-Harput düğünleri, genelde çay kenarlarında ve havuz başlarında yapılırdı. Düğün evinin bahçe kapısına, içine kül ve gaz yağı doldurulmuş iki teneke konularak tutuşturulurdu. Ağaç dallarına da “Gıristik” denilen muma batırılmış pamuk ipliği yapıştırılırdı. Karanlık çökünce bu gıristikler yakılır ve Çaydaçıra oyunu sergilenir, şenlikler çıkarılırdı. Ayrıca Çaydaçıra müziği eşliğinde güveği erkek davetlilerin, gelin de kadın davetlilerin huzuruna sağdıçları eşliğinde çıkarılırken, meşaleli (çıralı)  oyuncular önde oynayarak ilerleyip onlara yol açar, arkadan gelenler de yine ellerinde meşalelerle onları takip ederlerdi. Daha sonra ise Çaydaçıra oyununa başlanıp, sırasıyla diğer oyunlar oynanırdı.

            Elazığ düğünlerinin vazgeçilmezi olan Çaydaçıra’yı (yörede destanlarında da vurgulandığı gibi), neslin türemesi ve çoğalmasında uğur sayanlar da vardır.  

            Yörede, oyunla ilgili birkaç efsane anlatılmaktadır.

            Efsane-1:

Uluova’yı ortadan ayıran Harıngit Çayı’nın kıyısında kurulu bir köyde düğün vardır. Bu köyün ileri gelenlerinden birinin oğlu evlenmektedir. Yenilir, içilir, günlerce eğlenilir. Artık düğünün son gecesidir. Eğlence olanca coşkusu ve güzelliği ile devam etmektedir. Aniden ay tutulur. Bu olay pek hayra yorumlanmaz. Düğüne katılanlar bunu uğursuzluk sayar. Davetliler tedirgin olur. Düğünün neşesi kaçar, coşkusu söner. Damadın annesi Pembe Ana bu duruma çok üzülür. Ne kadar mum varsa köyde toplatır, tabaklara dizer ve orada bulunanların ellerine tutuşturur. Kendisi de başa geçerek mumların ışığında oynamaya başlar. Çalgıcılar hemen bu oyuna uygun bir müzik bulurlar. Davetliler coşar, eğlence devam eder. Böylece Çaydaçıra oyunu ve melodisi ortaya çıkar.

            Efsane-2:

Fırat’ın azgın sularının aktığı bir yerde geçer. Nehrin iki yakasına yerleşen iki Oğuz boyundan iki genç, birbirlerini delice severler. Kız geceleri ışık yakarak oğlana yol gösterir. Böylece ışığı takip eden genç girdaba kapılmadan yüzerek karşı kıyıya çıkar. Bu gizli buluşmayı fark eden kızın babası bir gece kızının yaktığı ışığı söndürür. Suyun ortasında kalan genç yolunu bulamaz, girdaba kapılarak boğulur. Kız, oğlanın kıyıya çıkmadığını görünce o da kendisini sulara atar. Nehrin her iki yakasındaki köylüler meşaleler yakarak suda kaybolan gençleri ararlar, ama bir türlü bulamazlar. Bu hazin olayın sonucunda çayda çıra oyununun doğmuş olduğunu söyleyen araştırmacılar, figürlerin bir arama motifi olduğundan bahsederler.

            Efsane-3:

            Orta Asya’dan göçler sırasında bir Türk boyu, Harput yöresine gelerek yerleşir. Boy beyinin oğlu Harput sakinlerinden başka bir boy beyinin kızına aşık olur. Birbirlerine yabancıdırlar. İki kabilenin toprakları arasından bir dere akmaktadır. Aşıklar geceleri, çıra (meşale) ile birbirlerine sevgilerini anlatmaya çalışır ve gizliden gizliye buluşurlar. Derken görücüler gönderilir ve kız istenir. İki boy arasında dostluk kurulması amacıyla kız verilir. Düğün hazırlıkları yapılır. Kırk gün kırk gece düğün yapılarak yenilip içilir. Düğün alayı gelini alıp dönerken atı ürken gelin derenin coşkun sularına düşerek kaybolur. Bütün aramalara rağmen gelini bulamazlar. Zavallı damat adayı aramaya gece gündüz devam eder ve ararken ağıtlar yakar.

            Yörede Çaydaçıra oyununun doğuşu ile ilgili bir efsane daha anlatılmaktadır.

            Efsane-4:

            Hun’ların bir kolu olan Uygur Türklerinin yaşadığı Uygur ülkesinde Tuğla ve Selenga çaylarının çevrelediği “Kut Dağı” denilen bir dağ bulunmaktadır. Bu dağ Türklerin uğur dağı olup, her zaman ziyaret edilmiştir. Kut dağını çevreleyen bu iki çayın kıyısında bulunan birer ağacın üzerine bir gün gökten ışık salkımları inmiş, dallar çıralarla süslenmiştir. Dallardan yayılan müzik sesleri duyanları etkiliyormuş. Bu sihirli ağaçlardan birinin gövdesinin yarılarak içinden beş çocuğun doğduğunu görmüşler. Çocuklar on beş yaşına gelince, halk onları ağaçlara götürüp “İşte ananız, babanız” diyerek bu iki ağacı göstermişler. Çocuklar ana-baba olarak gösterilen ağaçlara içten sevgi ve saygı ile sarılmışlar. Ağaçlar da dile gelerek onlara mutlu yakarış ve kutlu yalvarışta bulunmuşlar. Dilek dilemiş uğur sunmuşlar.

            Gün gelmiş, beş kardeşten en küçüğü olan Buğu Tekin bütün Türk boylarının dilini ve sayısını bilen tek kardeş olduğundan hakan seçilmiş.

            Bir gün; hakanın rüyasına gelen ak sakallı, ak yüzlü, beyaz urba giymiş, elinde beyaz asası bulunan bir ihtiyar ona ayağının altındaki yeşim taşını göstererek bu dağı ellerinden çıkarmamalarını, Kut Dağı ellerinde kaldıkça yedi iklim, dört bucağa sahip olacaklarını müjdeler.

            Başka bir gün; otağında yatağına giren Buğu Han pencereden içeriye peri ve huriler gibi güzel bir kızın girdiğini görür. Önce düş gördüğünü sanır, sonra gördüğünün gerçek olduğunu anlar. Korkular, kuşkular içerisinde uyur uyanık onu gözetlerken kız onu uyandırmaya çalışır. Daha sonra kız o gün pencereden girdiği gibi çıkıp gider. Kız ertesi gün yine gelir. Buğu Han yine ayık görünmez. Kızın gelişini gidişini hiçbir şeye yoramadığı için sabahı zor eder. Ertesi gün o yine gelir diyerek olup biteni vezire anlatarak tedbir sorar.

            Akıllı vezir korkulacak bir şey olmadığını, kızın sevindirici haberler verebileceğini söyler. Eğer tekrar gelirse kendisini uykuya vurmayıp, sözlerini dinlemesini tembihler.

            Buğu Han’ın umduğu gibi peri kızı üçüncü gün tekrar gelir. Buğu Han peri kızını baş köşeye oturtur ve onu can kulağıyla dinler. Birlikte Kut Dağı’na giderler. Peri kızı günlerce yüce bir düşüncenin sırlarını anlatır; “Yarından tezi yok, dört yana yürüyüp bayrak açın; yollar sizin, iller sizin olacaktır. Sakın ha adaletten ayrılmayın, hiçbir kılıç, hiçbir ok adalet kadar keskin, adalet kadar yetkin değildir.” diyerek sözlerini bitirir. Sonra gider ve bir daha geri dönmez.

            Ertesi sabah Buğu Han dört kardeşini ordularının başında dört ülkenin fethi için uğurlar. Dört bir yandan zafer haberleri gelir. Fetihler sonrasında dört yönden gelen ordular Balasagun sahralarında otağlar kurarlar. Tutsak hükümdarlar kendi ülkelerinin huzurunu sağlamakla görevlendirilip, ülkelerine geri gönderilirler.

            Yıllar geçer, Türk İmparatorluğunun uğuru değişmez. Çünkü Kut Dağı pırıl pırıl yanıyor, çevresindeki çaylar şırıl şırıl çağlıyor, tılsımlı ağaçlardan salkım nur süzülüyordu. Av ve savaşlardan dönüşlerde törenler yapılıyor, şenlik ve esenlik içinde yaşanıp gidiliyordu.

            Buğu Han ölmüş, otuz nesil geçmişti. Taht’a, Yolun Tekin geçmişti. Yolun Tekin Türk ülkelerinin gelenek ve tarih bilincinden yoksun bir adamdı. Çin’e imrenen yoz bir hükümdardı. Türklerden korunmak için yaptırdığı setin bile kendini koruyamadığını gören Çin hükümdarı Kiyuliyeni, kızını Yolun Tekin’in oğlu Gali Tekin’e verir. Kızını Gali Tekin’e getiren kurnaz elçi Türk elinin uğurunu sora sora, göre göre öğrenir. Yolun Han’ın huzuruna çıktığında başlık parası olarak Kut Dağı’nı ister. Yolun Han: “Kut Dağı’nın ne değeri var, alt tarafı taş toprak değil mi?” diyerek Çin hükümdarına başlık olarak verilmesini buyurur.

            Bu fırsattan yararlanan Çinliler hemen kayayı ateşe vererek parçalarlar ve en ufak parçasına kadar alıp ülkelerine götürürler. Uygur’un uğuru gidince yer gök sağır oldu. Irmaklar kurudu. Ağaçlar sarardı. Nur kayboldu. Gök bile rengini değiştirdi. Çıralar yanmaz, yaralar dinmez oldu. Göç…. göç…. göç…. diye dağlar taşlar inledi. Nihayet Yolun Han kıvrana kıvrana öldü. Göç başladı, koca ulus yollara düştü. Sonunda Turfan ülkesine geldiler. Turfan ülkesi gelenleri hoş karşıladı. Beş ordunun otağ kurduğu bu yer beş şehre mekan olmuştu. Adına da “Beşbalık” denildi. Daha sonra Beşbalık Türklerinin başkenti oldu.

            Uğursuzluğun sebebi anlaşılmıştı. Yeniden bu uğuru kutlamak için çay kenarlarına çıralar yakıldı. Kopuzlar çalındı. Bir daha uğursuzluk gelmesin diye toy düğün olurken çayda çıralar yakılır, somatlar çekilir oldu.

Bu konuda merhum Fikret MEMİŞOĞLU da bir yazısında, Orta Asya Türkleri’nin çıra yakma geleneğinin Harput’ta korunup yaşatıldığından bahseder.

Eski Türk inanç ve kültür etkileri ve izlerinin Çaydaçıra oyunu ve figürlerinde görülmesi, bu oyunun kaynağının Orta Asya kültürüne dayandığını  iddia edenlerin varlığına da neden olmuştur.

            Fakat senaristler ve film yapımcıları, Çaydaçıra filmlerinde daha çok ilk iki efsaneyi tercih etmişlerdir.

            İşte Çaydaçıra Oyunu ve geleneği, böyle efsanelerle beraber günümüze kadar gelmiştir.

             

            NOT: Elazığ Halk Oyunları konusu Elazığ Müzik Kültürü kitabı içerisinde değerlendirilemeyecek kadar geniş ve müstakil bir konu olduğu için, Elazığ’ın tüm oyunlarının ayrıntılı metin bilgisi, fotoğraflı izahları ve müzik notaları konusunda aşağıdaki kaynak kitaplara başvurulmalıdır:

1)- Elazığ Halk Oyunları; Elazığ Valiliği Yayını, Elazığ 2004

2)- SİVRİKAYA, Sebahattin;  Notalarıyla Elazığ Yöresi Halk Oyunları Müzikleri, Elazığ Kültür ve Yardımlaşma Derneği Yayınları: 3, İstanbul 2002.

3)- TAŞBİLEK, Şemsettin - TURHAN, Salih; Elazığ-Harput Havaları, Elazığ Belediyesi Kültür Yayınları, Cem Veb Ofset, Şubat - 2009 Ankara.

 ELAZIĞ’DA HALK OYUNLARI ÇALIŞMALARI ve GÖZLEMLER

            Elazığ’da halk oyunları ile ilgili sahneleme çalışmaları 1950’li yılların sonuna doğru Fikret Memişoğlu tarafından, oyunları derleme yoluyla kendisinin öğrenmesi ve öğretmesi ile başlamıştır. Kendisinin eğitmenliğinde iyi oyun oynayan Elazığlıları bir araya getirmek suretiyle ekip kurmuş, bu ekibi gerek kendi bilgileri, gerekse yer alan oyuncuların bilgileri doğrultusunda yetiştirmiştir. Mesela, ilk çalışmalar sırasında ekipte yer alan Tahsin Ayık iyi Harput Halayı oynadığı için Harput Halayını; Hakkı Cihangiroğlu iyi Ağır Halay oynadığı için ağır halayı ekibe öğretmişlerdir. Bu çalışmalardan sonra, Memişoğlu kendi bilgi ve kabiliyeti doğrultusunda bazı düzenlemeler yapmış, ilk defa yurt dışında dereceler alan, büyük başarılar sağlayan, Çaydaçıra’yı dünyaya tanıtan ekipler meydana getirmiştir.

            Belli bir dönemden sonra (Memişoğlu’nun vefatından sonra) yetişkin ekipler dağılmış, her biri ayrı ekipler kurarak hocalık yapmışlardır. Bu kuşağın mensupları kendi bilgi ve kabiliyetleri doğrultusunda düzenlemeler yaparak ekip yetiştirince iş çığırından çıkmış, oyunlar tanınmaz hale gelmiştir. Daha sonra Türk Kültür Derneği, Elazığ Halkevi ve Elazığ - Harput Folklor Turizm Derneği’nin şuurlu çalışmaları neticesinde gerçeğe yakın oyunlar sahnelenmeye başlanmıştır.

            Ancak, son dönemlerde yine bilgisi yeterli olmayanlar halk oyunları hocalığı yapmaya başlayınca ve halk oyunları yarışma kuralları da dolaylı olarak bazı güzellikleri kısıtlayınca, oyunlar dejenere olmuş, yozlaşmış, neredeyse tanınmaz hale gelmiştir. Ehliyetsiz eğitmenlerin verdiği dersler neticesinde bırakın Elazığ il dışını, il içinde oynayan ekipler bile figür ve estetik değişiklikler sergilemişlerdir. Değişmeyi önlememiz mümkün değildir. Ancak çağdaş yorumlama ve sahneleme tekniklerini, oyunlarımızın geleneksel güzelliklerini bozmadan gerçekleştirmeliyiz.

            Halk oyunlarımızın gerilemesinde eğitmenlerin yetersizliğinin yanı sıra, bölgemizde nüfus değişmelerinin de tesiri vardır. Şöyle ki; komşu illerden ilimize gelen yeni topluluklar  doğal olarak kültürlerini de getirmektedir. Örneğin Elazığ düğün salonlarında, asker uğurlamalarında, Elazığ Halk Oyunları’nın yanında Diyarbakır, Bingöl vs.gibi komşu illerin oyunları da yer almaya başlamıştır. Ne yazık ki izlediğimiz oyunlar, gerçekte bu yörelerin  oyunlarını da tam yansıtmamaktadır. Yani bir kültür erozyonu göze çarpıyor.

            Uygulanan kültürel politikaların da bunda payı vardır.

            Yeterince önem verilmeyen halk oyunları maddi imkânsızlıklar nedeniyle de sorunlar yaşamaktadır. Kostümler oldukça pahalıdır. Kostümü temin ettiniz diyelim, şehir dışına çıkmanız gerektiğinde ulaşım, kalacak yer ve yemek gibi paraya dayalı sorunlar çözülememektedir. Müzisyenler de ücretsiz çalışma yapmadıkları gibi, il dışına programları için çok fazla ücret talep etmektedirler. Öyle ki maddi imkânsızlıklar yüzünden topluluklar bölge yarışmalarına gidememektedirler.

            Topluluklar çalışma yapacak yer bulabilmede de sorunlar yaşamaktadır. Elazığ’da halk oyunları çalışmalarının yapılabileceği salonlar maalesef yetersizdir. Ekiplerin çalışmalarında okulların spor salonlarından başka yer yoktur. Okullar da haklı olarak dışarıdan kişilerin salonlarında çalışma yapmalarına sıcak bakmamaktadır.

            Okullarda öğretmenlerin denetiminde halk oyunları ekiplerinin yetiştirilmesi uygun olmakla birlikte, öğretmenler konuya pek fazla ilgi göstermemektedirler. İdareciler de maliyetin fazla olması nedeniyle bu faaliyetlerden uzak durmaktadırlar.

       &n